Geçenlerde “gazeteciler.com” sitesinde benimle ilgili bir haber çıktı. Haberde “sigarayı bıraktığım” anlatılıyordu.
Bu doğru. Ama bir düzeltme yapmam gerek. Çünkü bu yazıda benim “74’üncü defa” sigarayı bıraktığım iddia ediliyor. Tabii keyifli yazı olsun diye abartma var ama gerçeği söyleyeyim, bugüne kadar defalarca sigara bırakmış da sonra başlamış değilim.
10 yıl önce bir kere bıraktım. Birkaç ay geçtikten sonra sadece geceleri olmak kaydıyla bir puro içmeye başladım.
Bir-iki yıl böyle gitti. Sonra puro sayısı biraz arttı. Derken küçük puroları keşfettim, bu kez gündüz saatlerinde bunları içmeye başladım. Tahmin edeceğiniz gibi olmadı ve tekrar sigaraya dönmüş oldum.
Bu seferki biraz farklı. Bir kere “Bıraktım” demiyorum, “İçmiyorum” diyorum. Psikolojik fark var arada. “Bıraktım” deyip bir tane içince her şey bitiyor. Oysa “İçmiyorum” sözü psikolojik olarak rahatlatıyor. “İstersem içerim” gibi bir duyguya kapılıyorsunuz ama asla içmiyorsunuz.
En azından içmeyeli bir ayı geçti henüz hiç içmedim.
Bu kez neden içmemeye karar verdim? Öncelikle sağlık tabii. Artık yaş 50’nin üzerinde. Merdiven çıkarken, yokuşlarda, biraz hızlı hareketlerde nefesim kesiliyor.
Olmuyor böyle. Daha yaşanacak çok zaman, görecek çok şey var.
İkincisi ise, gazeteciler.com benimle hafif dalga geçmek için işi Tayyip Erdoğan’a bağlamış. Hani yasağı o getirdi ya.
Biliyorsunuz 19 Temmuz’a kadar iyi kötü pek çok lokanta, cafe, bar ve benzeri yerlerde sigara içilebiliyor. Oysa bu tarihten itibaren böyle yerlerin bahçelerinde bile sigara yasak.
Bu durumda herkes dışarı çıkıp içecek. Ben de böyle bir durumun “maskarası” olmak istemiyorum. Kendi kendime “Yiğitlik sende kalsın” dedim ve sigara içmemeye karar verdim.
Söyleyeyim, tavsiye ederim. Gerçekten sigarasız dünya daha güzel. Sadece karar verin.
Sigarayı içmemek için ilaçlar, omuza veya kola yapıştırılan petler de kullanmıyorum. Bu işi beyinde başlayıp beyinde bitiyor.
Zor gibi görünüyor ama karar verirseniz gerçekten zor değil.
Benim gibi yapıp “Bırakmadım ama içmiyorum” derseniz inanın daha kolay oluyor.
19 Temmuz’dan ibaren lokantaların, iş yerlerinin, otellerin kapısında “maskara olmak istemiyorsanız” gelin bırakın şu mereti.
Ayrıca ekonomik katkısı da var. Günde bir paket, beş liradan 30 günde 150 lira eder.
Sigarayı bırakıp da şişmanlamamak için spor yapabilirsiniz. İşte size kaynak.
***
Albay sanık mı değil mi?
Askeri savcıların “bir delil bulunamadı, belge denilen kâğıt parçasıdır, albay hakkında kovuşturmaya gerek yok” kararı verdiği ama Ergenekon savcılarının “terör örgütü üyesi” olduğu gerekçesiyle tutuklanmasını istediği Dursun Çiçek önce tutuklanıp sonra serbest bırakıldı.
Tutuklanma ve serbest bırakılma gerekçeleri konusunda farklı bilgiler olmakla birlikte anlaşıldığı kadarıyla sivil mahkemelerden biri delilleri yeterli bulurken, diğeri bunları yetersiz buldu.
Konu tabii ki gündemde kalmaya devam edecek ama, haberlerde bulamadığım ve öğrenemediğim bir konu var. Şu: Albay Dursun Çiçek bu durumda Ergenekon sanığı mıdır, değil midir? Bir kişi hakkında deliller yetersizse bile dava açılabilir mi?
Dursun Çiçek bir kurmay albay ve basında yazılanlar yanlış değilse bu Yüksek Askeri Şûra’da amiralliğe terfi etme ihtimali var. Çiçek sanık olursa amirallik herhalde gerçekleşemez.
Ama sanık olup da bir yıl iki yıl sonra beraat ederse heba edilen amiralliğini Çiçek’e kim verecek?
Aynı şekilde sorgulanan 7 deniz albayın da amirallik için sırada olduğu belirtiliyor. Demek ki aynı sorun onlar için de geçerli.
***
Halkın seçtiği vapurda bir nostalji gecesi
Mesleğe başladığımız yıllarda ve 90’lara kadar neredeyse gazetelerin tamamı Cağaloğlu’ndaydı. Cağaloğlu’nun tam ortasında da Gazeteciler Cemiyeti ve üst katında da gazeteciler lokali vardı. Cemiyet ve lokal hâlâ orada ama gazetelerin tamamı başka yerlerde.
O zamanlar cemiyet lokaline sık sık uğrar, diğer gazetelerdeki arkadaşlarımızla görüşme, yemek yeme, bir kadeh içki içme şansını bulurduk.
Gazeteciler, yöneticiler birbirini sıklıkla gördüğü için aramızda bir hukuk oluşurdu. Gazeteler arası kavgalar olsa da kişiler arasında pek kavga olmazdı, belki de bu hukuk yüzünden.
Ne zaman ki gazeteler İstanbul’un uzak köşelerine dağıldı, plazalara taşındı, gazetecilerin bir araya gelme olanak ve şansları azaldı, gazete kavgalarından çok gazeteci kavgaları gündeme gelmeye başladı.
Şimdiki zamanda birbirini hiç tanımayan, bir kere bile karşılaşmamış gazeteciler kendi sütunlarından akla hayale gelmeyecek suçlamalarda bulunup, karakter ve kişilik tahlilleri bile yapabiliyor.
Bunları yazmak nereden aklıma geldi. Gazeteciler Cemiyeti geçenlerde bir Boğaz turu düzenledi. Cemiyetten arayıp “Uzun süredir faaliyetlere katılmıyorsun, bu geziye mutlaka gel” deyince, göremediğim pek çok arkadaşımı görürüm umuduyla ben de gittim.
Çok da iyi etmişim. Çünkü taa mesleğe başladığım 1976 yılından bu yana, dönem dönem birlikte çalıştığım pek çok meslektaşımı gördüm. Kimi yaşlanmış, kimi emekliliği seçmiş, kimi sektör değiştirmiş, kimi de hâlâ aktif biçimde çalışıyor.
Gece boyu hasret giderdik, bol bol konuştuk.
Bu arada kısaca İDO’nun bize tahsis ettiği gemiden söz edeyim. Halkın oylarıyla seçilip inşa edilen yeni vapurlardan biriydi, Fatih Sultan Mehmet. Güzel ve şık. Ancak birkaç eleştirim var.
Üst katlara çıkan merdivenler çok dik ve yüksek. Yaşlı ve özürlü olanların üst katlara çıkıp hava almaları çok zor.
Kapıları zor açılıyor ve çok ağır; yine yaşlı, kadın ve özürlüler kapı açıp kapayamaz. Tuvaletlerin yeri biraz zor bulunuyor ve çok dar, ama eskilerine göre çok temiz.
***
İşte cevap
Yıldırım Tuna’dan: Bir profesyonel fotoğrafçıyı yemeğe davet etmişler... Yemek sırasında çektiği birkaç fotoğrafı ertesi gün jest olsun diye evin hanımına hediye olarak getirmiş fotoğrafçı..
“Çok güzel fotoğraflar bunlar..” demiş evin hanımı, “Kameranız çok iyi olmalı.. Teşekkür ederim..”
Fotoğrafçı, “Rica ederim..” diye yanıtlamış, “Dün geceki yemekleriniz harikaydı.. Sizin de tencereleriniz harika olmalı!..”